‘Riziko’ yarışmasının Amerika versiyonu olan Jeopardy yarışmasını arka arkaya 74 kez kazanan Ken Jennings ile yarışmadan 3,3 milyon dolar kazanarak bir rekora imza atan Brad Rutter IBM’in “Watson” isimli bilgisayarına karşı yarıştı.

14 Şubat’ta gerçekleşen yarışmanın ilk gününde insan yarışmacılar Watson’un karşısında zorlandılar. Watson sorulan 30 sorudan 25’ine doğru cevap vererek 35.734 dolar kazandı.

Yarışmanın son günü, yarışmacılar aradaki farkı kapatamadı. Watson 77.147 dolar ile yarışmayı bitirirken Jennings 24.000 dolar, Rutter ise 21.600 dolar ile tamamlayabildiler.

İnsan dilini anlayarak, günlük dilde kullanılan sözdiziminin anlamını çözmek, hatalı cevaplardan öğrenmek, karar vermek Watson’dan önce hiçbir bilgisayarın yapamadığı bir işti. Watson’un bu başarısı teknolojinin geleceği hakkında hayli umut verici !

Beğeneceksiniz!

Posted: 27 December 2010 in Uncategorized

“Kampanyaya katılmanız için önce [Beğen] e tıklamanız gerekmektedir.”

Bızzztt…Fatal error..

Tırnak içindeki cümle çok tanıdık değil mi?Facebook’ta hemen hemen her sayfada çokça karşılaşıyoruz kendisiyle.

-Bazen beğenmesek de kampanya için beğeniyoruz.
-Bazen arkadaşlarımızı davet edip beğendirtiyoruz.
-Bazen gerçekten beğeniyoruz.
-Bazen de zorla beğendirtiliyoruz.

Bazen,bazen,bazen…Hayatımıza bu etken,edilgen ve ettirgen fiiller çaktırmadan girdiler.Facebook sağolsun!

Öyle ya da böyle sayfayı beğendik ve Like butonuyla ilgili etkileşim süreci başladı.

Başlangıç evresi oldukça mutualisttir.Tüketici sayfayı beğenip kampanyaya katılma hakkı kazanır.Böylece marka da hayran sayısını arttırır.Daha sonra buzz evresi başlar.Kampanyayı duyanlar tanıdıklarına haber verir ve onlar da kampanyaya katılır.Hayran sayısı katlanarak artar.Sonunda ise the end evresi başlar.Kampanya sona erer.Tüketicinin sayfadan edinebileceği bir şey kalmaz.Hatta duvarına yansıyan gönderilerden sıkılır ve sayfayı terk eder.

Durum kısmen bir çan eğrisini andırıyor değil mi?(Yalnız bu durumun yukarıda tırnak içinde verdiğim yazıyla alakalı olduğunu belirtmek istiyorum.Yoksa çok sevdiğimiz bir markayla zaten aktif bir etkileşim içinde bulunuruz ve severek takip ederiz.)Asıl değinmek istediğim markaları metazori beğenmenin işe yarar olup olmadığı.

Bir facebook sayfası yönetiyorsanız amacınız fan sayısını arttırmaktan çok fan sayısını etkili bir şekilde arttırmak olmalı.Çok fan sayısına sahip olmanız markanızın çok beğenildiğinin göstergesi olamaz.Çünkü facebookta sadece kampanya için açılan hesaplar var.Siz istediğiniz kadar fan sayısı edinin,kampanyanız size kazanç sağlamıyorsa yada bir marka sadakati yaratmamışsa yaptığınız tüm iş çöpe gitmiş demektir.Şayet kampanyanız gerçekten beğenilmişse ve marka olarak seviliyorsanız bunun geri dönüşü elbette olumlu olacaktır.

İnsanlar içgüdüsel olarak bir kampanya olduğunda gerekli olsun olmasın katılmak ister.Çünkü kazanmak,ödüllendirilmek mutlu eder.Kendini gerçekleştirme ihityacını karşılar.Bir tür tatmin olma duygusudur bu ve insanlar tatmin olmak isterler.

Şunu belirtmeliyim ki, kampanyaya katılmak için beğeni tıklayın demek yerine, kampanyanızı yapmak,etkili içerik paylaşıp beğenmeyi kişilere bırakmak daha etkili sonuç verecektir.Siz az da olsa markanıza tutkuyla bağlı insanları sayfanızda tutmaya bakın.Buzz etkisini de bu kişilere bırakın.Çünkü bunları marka yaptığında gerçekten çok sevimsiz ve yapmacık bir hal alıyor.Ve tüketiciler yapmacık olanı sevmezler! Hem markanın söylediği inandırıcı gelmez, belki reklam kokar ama eşin,dostun söylediği onun için doğrudur ve tüketiciler markanın dediklerinden çok,o marka hakkında konuşan insanların dediklerine kulak verirler.

Özetleyecek olursak,doğru strateji ile birlikte doğru etkileşimi entegre bir şekilde yürütebildiğiniz müddetçe facebook sayfanız sizin gerçekte fanınız olmayan kişilerin de bulunduğu bir çöplüğe dönüşmeyecektir ve emin olun ki size dönüşü muhteşem olacaktır =)

Grey Almanya tarafından Toshiba Satellite R630 için dünya çapındaki ilk 3D reklamı yapılmış.Reklamda son zamanlarda popüler olan stop motion yöntemi kullanılmış.Origami sanatının Japonya kökenli olması ve Toshiba’nın da bir Japon firması olması arasındaki bağlantı çok iyi kurulmuş.

“Most big ideas start on a blank sheet of paper.” sloganı ise 2 boyuttan 3 boyuta geçişi efektif bir şekilde özetlemiş.

Say it without saying it

Posted: 11 December 2010 in Uncategorized

Son Johnnie Walker reklamlarında gördüğüm bu sözden oldukça etkilenmiş olmalıyım ki şu an bu başlık altında bir yazı yazıyorum.Başlık her ne kadar Johnnie Walker reklamına ait olsa da benim yazım bu reklamla ilgili değil.

-Neyle ilgili peki?

-Tüketici davranışı.

-Ne alaka?

-Aslında tam olarak tüketici davranışı demek doğru olmaz.Artık türetici var.Bundan böyle buna türetici davranışı diyelim olur mu?

-Diyelim peki,nedir türetici?

-Tüketici + Üretici.Yani tüketicinin artık üretime katkıda bulunması,yani fikir üretici,yani bilginin değerlenmesi,yani yani..

Çok yeni bir kavram gibi gözükebilir ama aslında biz bu kavramın içinde birkaç yıldır yoğruluyoruz farkında olmadan.Bir sosyal medyadır gidiyor herkesin dilinde.Nedir bu sosyal medya ya?Medyanın sosyali mi olur?Medya zaten sosyal değil midir?

Bu nedenle ben “sosyal medya” demekten pek haz etmiyorum.”Interaktif medya” desek daha bir anlamlı olacak sanki.Medya interaktif değil midir?Geleneksel medyadan bahsediyorsak yok,değil işte.Şöyle ki,interaktivite karşılıklı bir iletişimdir.Sosyal medya dediğimiz yerde işte bu iletişimi sürdürdüğümüz mecralardır.Arkadaşlarımızla,markalarla irtibata geçtiğimiz,karşılıklı diyolog olduğumuz bir ortamdan bahsediyoruz.Medyaya gelince..Evet, tabi ki bir iletişim aracı olarak medya kanallarını kullanıyoruz.Ancak ne TV,ne gazete,ne de dergi üzerinden konuşamıyoruz maalesef.Aynı şekilde bu mecralardakiler de bize erişemiyorlar.Yeterince önemli bir sorun..

Interaktiviteye öylesine açmışız ki sanki insanlık tarihinden beri herkes bu dönemi bekliyormuş.Bir BUZZ ortamıdır almış başını gidiyor.Bugün Türkiye markalar açısından çok önemli bir potansiyele sahip.Çünkü gelişiyoruz,sürekli değişiyoruz.Eee sanki dünya değişmiyor mu?Elbette, dünya değişiyor ancak bizim dünyadan farkımız daha hızlı bir ivmeyle değişiyor olmamızda.Şu an Facebook kullanımında dünyada 3. sıradayız.(-ki facebook Türkçe olarak bile kullanılmıyordu kısa bir zaman öncesine kadar).Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkeler(Çin,Brezilya,Hindistan vs.) markalar açısından gözardı edilmemesi gereken bir öneme sahibiz.Bunun farkında olan markaların ipi göğüslediklerini görüyoruz zaten,farkında olmayanlar yada önemsiz görenlere de geçmiş olsun deyip hayatlarında başarılar dileyelim:)

Şunu da belirtmeden geçemiyeceğim,

Bizler toplum olarak meraklı ve yeniliğe açık insanlarız.Bize sunulan imkanları asla geri çevirmeyiz.Hatta bu imkanları sunanları baş tacı edebiliriz.Ama bir yamuklarını gördüğümüzde de yerin dibine sokarız.Dijitalin hayatımıza entegre olduğu şu günlerde ülke olarak her ne kadar adaptasyon sorunu yaşasak da 5 sene sonra böyle bir durumdan bahsetmeyeceğimizi düşünüyorum.5 senede neler değişmez ki?Bunun cevabını 5 yıl öncesini düşünerek cevaplayalım.Hayatımızda ne Facebook,ne Iphone,ne Ipad vardı.Ya şimdi?

Eee tabi her şey tüketici ile kalmıyor.Markalar bir şey yapmıyorsa,tüketici kendini marka için yoracak değil.Bu durumda herbir tüketici markanın ellerinden bir kum gibi akıp gidiverir.Ve marka o tüketicilerini geri getiremeyebilir.Burda markaların illa online mecralarda var olmasından bahsetmiyorum.Tüketicinin kalbini 12′den vuracak atılımlarla doğru mecralarda var olmalarından bahsediyorum.Bu pekala outdoor,tv,dergi,dijital,mobil vs. de olabilir.Önemli olan bunları bir bütün şeklinde efektif kullanabilmek.Sadece bir outdoor,yada facebook,yada TV etkili olmaz çoğu zaman.Hangi mecrayı kullanacağımızı yine tüketici belirler.Bizim tüketicilerimiz nerede?Neler yapıyorlar?Neyle ilgileniyorlar?Bu gibi soruların cevabını doğru verebiliyorsak doğru mecraları da seçebiliyoruz demektir.Yani aslında olay tüketici ile başlayıp yine tüketici ile biten bir süreç.Bu süreç içerisinde de yapacağımız her işe tüketici gözünden bakabildiğimiz ölçüde başarılı oluruz.Gözüne sokmadan,kalbine dokunarak…Gözüne sokmadan,çünkü tüketici çok akıllıdır.Yapmacık bir duyguyu hemen sezer ve sizi reddeder.Onun markadan beklediği kendisini anlaması ve samimi olmasıdır.Bir yerde bir şey söylemeden o şeyi anlatmasıdır.

İşte bu nedenle “say it without saying it” diye başlık atmak istedim.Yazımın başında Johnnie Walker’dan bahsetmeyeceğimi söylemiştim.Ama izlememiş,merak edenler varsa aranızda buyrun =)

Digital Strategist Skill Set

Posted: 27 November 2010 in Uncategorized

Geçenlerde  meşgul sinyalinde rastladığım ve etkileyici bulduğum bir slayt.Diğer slaytlar için www.mesgulsinyali.com’a bakabilirsiniz.Sevgiler :)

McCann Erickson tarafından yapılan 2010 yılı global sosyal medya istatistikleri.Markaların sosyal medya etkileşimleri,kullanıcıların değişen online davranış biçimleri ve tutumları ile ilgili önemli bir kaynak niteliğinde.

Markaları birer insan gibi düşünebiliriz.İnsanların nasıl bir kimliği,kişiliği varsa markaların da vardır.İnsanlar nasıl sadece fiziksel görünümden ibaret değilse,duyguları düşünceleri olan bir varlıklarsa,markaların da görünen kimliği(logo) arkasında bir düşünce,bir kişilik yatar ki buna kurumsal kimlik denir.Çoğu zaman kurumsal kimlik ve imaj karıştırılır.Aslında birbirinden ayrı kavramlardır.Kurumsal kimlik markanın özüdür,vizyonudur.Hedeflerine ulaşmasında oluşturacağı stratejileri belirleyen genel bir çerçevedir.İmaj ise markanın tüketiciler tarafından nasıl algılandığı ile ilişkilidir.Bir markanın kurumsal yapısı içinde istediği hedefe ulaşmak için çizdiği imajla tüketici tarafından algılanan imaj birbiriyle örtüştüğü zaman marka başarılıdır denir.

Marka imajında,hatırlanmasında ve farkındalık yaratmasında logo,amblem önemli unsurlardır.Bu nedenle olgunluk seviyesine erişmiş markaların sık sık logo değişikliğine gitmesi ters tepen bir durumdur.Çünkü logo değişikliği istenen bir durum değildir çoğu zaman.İnsanlar günde milyonlarca mesaja maruz kalıyorlar ve bu mesajların arasından bir markanın sıyrılması,akılda kalması çok da kolay bir durum değildir.Belli bir logoyla büyük oynamalar yapmadan varlığını sürdürmek olması istenen durumdur.

Çok güncel 3 örneğe değinmek istiyorum:

1)GAP faciası 1 hafta kadar öncesinde bizi epey sarstı.Twitter’da binlerce tweet geçti yaptıkları logo değişikliği üzerine.Görselden de görüldüğü üzere powerpoint çıktısı görünümündeki bu logo ile ulaşmak istedikleri hedef neydi çok merak ediyorum doğrusu.Çok eleştiri aldı doğal olarak.Neyse ki Gap’ten beklenen açıklama gecikmedi.Yorumları takip ettikleri ve eski logoya dönüş yapılacağı belirtildi.Çok şükür! Bir facianın önüne geçildi.Belki de Gap bu şekilde bir nabız yoklamak istedi,belki biraz olası tepkileri ölçmekti.Yine de korkutucuydu :)

2) Fujifilm..Her zaman o açık yeşil rengiyle ve kırmızı amblemiyle hatırladığım Fuji de önemli bir değişiklik yaptı ve yeşil rengi logosundan çıkarttı ki bence yanlış bence.Çünkü Fujifilm hep yeşil rengiyle ön plandaydı.Kırmızıyı yeşile tercih etmelerini doğru bulmuyorum.En azından üst kısmı kırmızı olan “ı” harfinin alt kısmı da yeşil olabilirdi.

3)Ömür Piliç.Firefox logosunu andıran bu logonun üzerine yorum yapmaya gerek var mı?Pilici çağrıştıracak bir şey olsaydı bari..

Görseldeki diğer logolar ise başarılı bulduğum,zamanla algıyı bozmadan bozmadan yavaş yavaş,alıştıra alıştıra değişikliğe gitmiş yenilikçi,çağdaş logolar..

Tüketici her markanın hakkını vermesini bilir.Bir markayı benimser,kabullenirse onu baş tacı yapar; şayet kabullenemez ise de yerin dibine sokmaktan hiç çekinmez.


Lessons for Freelancers

Posted: 05 October 2010 in Uncategorized

Freelance çalışanlar için iyi bir sunum..

Sadece biraz zaman…

Posted: 04 October 2010 in Uncategorized

Dün haberleri izlediğimde biraz heyecanlandım.Artık haberlerde teknolojiye daha geniş yer veriliyor olması  yada “geniş yer verilmesi gerekliliği” beni mutlu etti.Artık TV programlarında da sosyal paylaşım sitelerinden bahsetmeyen,ordaki yorumları paylaşmayan pek az program var.Sosyal medyanın hayatımıza bu kadar entegre olması geleceğimiz hakkında az çok fikir veriyor sanki.

Ben ülkemin geleceği konusunda hiç de karamsar değilim açıkçası..Nüfusunun %50′sinden fazlası genç olan,Facebook kullanımında tüm dünyada 4. olan bir ülkede yaşıyoruz.İnsanlarımız teknolojiye meraklı ve kendi imkanları ölçüsünde kullanıyor.Teknolojiye kolay adapte olabilen bir yapımız var.Belki bir eksiğimiz var.O da yeteri kadar bilinçli olmadığımızdır.Bu konuda biraz zamana ihtiyacımız var gibi.Ama bilinçleniyoruz.Gözlemliyorum derinden…

Hee haberlerden bahsediyordum.Bu haberlerden ilki televizyonun kazandığı yeni boyut ile ilgiliydi.Multimedyanın televizyona taşınmasıyla ilgili.Mesela bir dizi izlerken oyuncunun gömleğinin ne marka olduğu,ne kadar olduğu,nereden satın alabileceğimiz sorularına cevap verebilecek bir sisteme geçecek olmamız.Ne kadar heyecan verici değil mi?Bu teknolojinin sadece internetten değil,yerel kanallarımızdan da veriliyor olması ayrı heyecan verici! Diğer haber de smartphoneların mobil barkod okuma uygulaması ile ilgili.Örneğin,bir ilaç kutusundaki barkodu telefonunuzun kamerasına okutuyorsunuz ve yüklü uygulama sayesinde ilacın prospektüsüne ulaşabiliyorsunuz.Çok işe yarar,fonksiyonel bir uygulama.

Bu haberlerin televizyon gibi geleneksel mecralardan veriliyor olması daha geniş bir kitlenin dijitalden haberdar olmasını sağlıyor.Böylece sadece teknoloji meraklıları değil,tüm izleyiciler haberdar olmuş oluyor.Aynı zamanda daha da ikna edici oluyor.İnsanlar TV’de yer alan bir habere internette yer alan bir haberden daha çok inanabiliyor.(Lafım aylar evvelinde böyle bir teknolojinin olduğunu söylediğimde inanmayan ancak TV’de görüp “Aaa gerçekten de varmış,ne güzel” diyen saygıdeğer insanlara).Hee herkes teknolojiyi sevmek zorunda değil tabii ancak diyilenlere kulak asmak ve biraz olsun ayak uydurmak durumunda.Teknolojiden yakınmanın bir mantığı yok!

Velhasıl efendim,geçti o “ben anlamam şu teknolojiden” devri! 5-10 yıl evvelinde e-mail’i de kullanmıyorduk yada bir kısmımız etkin kullanmıyordu diyelim.Ancak şu anda görüyoruz ki e-mail check etmediğimiz gün yok.E-maillerini dakka başı telefonlarından takip edenleri saymıyorum bile! Çünkü bu bir gereklilik hali aldı.Kimi zaman işimizin gerekliliği,kimi zaman haberleşme gerekliliği.Sonuçta demek istediğim o ki,teknoloji bir “gereklilik”.Belki şimdi değil,sonra.Ancak hep bir gereklilik olacak.Bu nedenle teknolojiden anlamıyorum,teknolojiyi sevmiyorum demek yerine bir fayda arasak ve bilinçli bir şekilde tüketsek ne güzel olur değil mi?

Olacak olacak..Her şeye ilaç ya bu zaman,zihniyetimize de ilaç olacaktır elbet! Sadece biraz zaman…